Pazar Kahvesi // No:3

MV5BZWFlNDU5ZTItMTY1Zi00NmU0LWEyOGEtMDk0OTg5OTBhOWE3XkEyXkFqcGdeQXVyMjExMjk0ODk@._V1_SY1000_CR0,0,662,1000_AL_Bugün size bir başka mini dizi önerisiyle geldim. Aşırı heyecanlıyım. Dizi sadece üç bölümden oluşuyor. Yaklaşık üç saatinizi alır. Ben iki saat izleyip son bölümü ertesi gün izleyerek bitirmeyi planlamıştım ama işler çok farklı gelişti ve ben finalini de izlemeden bilgisayarın başından kalkamadım.

Her zamanki Agatha Christie işte. Önce herkesten şüphe ettiriyor sonra olay zincirlerini sırayla açıklayıp katili açığa çıkarıyor. Ve bu yapım gerçekten muhteşem olmuş. Oyunculuklar çok hoşuma gitti. Atmosfer zaten tam Agatha’ya yakışacak türdendi. O esrarengiz şüpheci hava diziden hiç eksilmedi. Fragmanı da şuraya iliştiriyorum. Dizide birbirini tanımayan on yabancı ıssız bir adaya davet ediliyor. Zenci Adası ismindeki bu adada davetliler işledikleri cinayetlerle suçlandıkları bir plak dinlerler. Ayrıca grubun hiçbir üyesi ev sahipleri Bay ve Bayan U.N. Owen ile hiç tanışmamışlardır. Kaldıkları evde sadece iki hizmetçi bulunmaktadır. Konuklar birer birer ölürken de hayatta kalanlar katilin kim olduğunu bulmaya çalışırlar.

Mutlaka izlenmesi gereken bir dizi olduğunu düşünüyorum. Hatta 2015 yapımı olduğunu düşünerek belki benden önce izlemiş olabileceğinizi de düşünmüyor değilim hani. İzlediyseniz yorumlarınızı duymak isterim. Eğer izleyecek olursanız da katilin sizi şaşırtıp şaşırtmadığını ve dizi hakkında da yorumlarınızı öğrenmek isterim.

Sevdiğim linkler…

+Dün izlediğim Fantastic Beasts: The Crimes of Grindelwald filmi için Comic-Con fragmanı yayınlanmış. Film için gerçekten çok heyecanlıyım. Haftanın en güzel haberi o.

+Şeyma hiç boş durmuyor. Benim çok merak ettiğim bir konu olan Cilt Bakımı üzerine güzel bir yazı hazırlamış.

+Aycan’ın Erasmus maceraları son hız devam ediyor. Erasmus yapmayı düşünmediğim halde yazıları gerçekten çok severek okuyorum. Bence bir göz atmanızda fayda var.

+Bu hafta Victoria Schwab’ın Arşiv serisini bitirdim. Seri gerçekten beni kendisine hayran bıraktırdı. Hatta şu anda bile başka kitap okuma isteğim gelmiyor. Fantastik kurgu seviyorsanız tavsiyemdir.

+Minimalizm ile ilgilenirken Pembe Pasaport isimli bir bloga rastladım. Önerdiği Üç Zararlı Diyeti‘ni uygulamaya başladım bile.

 

Bu pazarlık benden bu kadar. Odamı toplayıp düzenleme işine giriştiğim için içerik fazla geniş olmadı maalesef. Gelecek pazara telafi edeceğim umarım.

Görüşmek üzere.

Reklamlar

Pazar Kahvesi // No:2

Processed with VSCO with  preset

Muhteşem bir diziyle bu serimin ikinci yazısının açılışını yapıyorum. Belki bu sayede bana uğur getirir ve her hafta blogumu güncel tutabilirim.

safe-1

Netflix’in bu sene yayımladığı şu anda tek sezon 8 bölüm olan muhteşem bir dizi olan Safe ile tanıştım. Tek kelimeyle harika bir diziydi.

Michael C. Hall’ın Dexter ile bağlarını koparamamış bir izleyici iseniz tavsiye etmiyorum. Zira yeni bir Dexter beklentisiyle başlayan herkes hüsranla diziyi bitirmiş ya da yarıda bırakmış. Ama bence yıl kaç olursa olsun asla Dexter gibi bir dizi çıkmayacak. O yüzden benim gibi diziye sadece Michael’ın oyunculuğu için başlayın. Fanatik bir Dexter sever  olarak Michael’ın oyunculuğunu gerçekten çok beğeniyorum. Adam bakışlarıyla bile diziye anlam katıyor.

Şimdi gelelim dizinin konusuna. Karısını bir yıl önce kaybetmiş bir cerrahın iki kızlarından büyük olanının kaybetmesiyle başlıyor olaylar. Sonra çevresindeki herkesin karanlık sırları birer birer ortaya dökülüyor.

Olay örgüsüne gerçekten bayıldım. Diziye beklentisiz başlamıştım. “İlk bölümü izler duruma göre devam ederim.” demiştim. Ama dehşet bir şey oldu ve benim en sevdiğim şarkılardan birini jenerikte duydum. Böyle bir şarkının kötü bir yapımda bulunmayacağını düşünerek bir anda kendimi dört bölüm bitirmişken buldum. Aslında sezonu bitirmek istemiştim ama sabahlama işlerinden elimi eteğimi çektiğim için sessizce diziyi kapatıp uyudum. Ertesi gün diziyi bitirdim. Açıkçası dizi beni şaşırttı, beklemediğim şeyler oldu. Zaten her bölüm sonunda yüzüm ayrı bir şekle giriyordu. Olayların sırası, soru işaretlerinin teker teker büyük bir incelikle açıklanmasına bayıldım. Dizinin ikinci sezonunu dört gözle bekleyeceğim.

Eğer vaktiniz varsa, çerezlik dizi arıyorsanız ve benim gibi uzun her bölümü birer saat süren yıllarca bitmeyen dizilerden bıkmış bir izleyiciyseniz Safe‘e bir şans vermenizi isterim. Fragmanı da şuraya iliştiriyorum.

 

Sevdiğim linkler…

+ Şeyma yine harika bir yazı hazırlamış. Kendisi Nitelikli Kahve Peşinde…

+ Büşra yeni bir Kozmetik ve Bakım Favorileri yazısı hazırlamış. Yazısı sayesinde kendi listemden bir iki alınacak malzeme ekleyip çıkardım.

+ Barış Özcan ile yaz okuluna başladığımızı herkesin bildiğini düşünüyorum.

+ En sevdiğim youtuberlardan olan Sude Alkış muhteşem bir doğum günü videosu ekledi. İyi ki doğmuş ve iyi ki bizimle hayatını paylaşıyor.

+ Aycan’ın muhteşem bir çalma listesine rastladım.

+ Ariana Grande yeni şarkısına video klip çekmiş. “God is a woman” güzel bir seçim olmuş.

 

Mutlu pazarlar! 🙂

3 Belgesel 1 Film

Mart ayı önceki aylarıma göre daha iyi geçti. Uzun zamandır dizi ve film izleyemez olmuştum. Uzun süreli bilgisayar başında oturamıyordum. Sinemadan çıkınca da başım ağrıyordu o yüzden sinemaya gitmeye de son verdim. Tabi bu bende artık boş oturmaya sebep oldu. Kitap okuyordum, ders çalışıyordum, sosyal medyalarda daha fazla zaman harcıyordum. Film ve dizi bilgim azalmadı ama izlemeyince de kendimi biraz garip hissettim. Merak ettiklerim vardı ama oturup saatlerce bir şeyler izlemek istemiyordum. Kırk dakikalık dizinin yirminci dakikasında tarayıcıda yeni sekmeler açmaya başlamıştım. Filmi ortasında durdurup sosyal medyaları kontrol ediyordum. Ve buna mart ayından itibaren bir “Dur.” demeye karar verdim. Merak ettiğim bir konu hakkında üç belgeseli ve konusunu, oyuncularını beğendiğim uzun zamandır izlemek istediğim bir filmi izledim. Gelecek aylarda bu sayıyı artırmak istiyorum. Şimdi izlediğim belgesellere ve filmi anlatmaya geçebilirim.

That Sugar Film (2014)

dgameau

Bir saat otuz dakikalık bu muhteşem belgesel benim gibi uzun sürelere gelemeyen biri için bile kısacık sürdü. O kadar beğendim ki şimdi yine olsa yine izlerim. İlk izlediğimde keyfi izlemiştim. Bilgilenmek istiyordum ama bilgilere çok fazla önem veremedim.

Damon Gameau isimli Avusturalyalı yapımcı ve yönetmen olan bir sivil vatandaş tarafından topluma şekerin gerçeklerini anlatmak üzere hazırlanmış, hem bir deney hem de eğlenceli bir belgesel Şeker Filmi. Giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle değerlendirirsek kesinlikle bu belgesel bir film niteliğinde. İnsanı sıkmıyor, sonrasında neler olacağının merakını uyandırıyor ama aynı zamanda da insanı bilinçlendirmeyi başarıyor.

Damon bu belgeselde kendisi üzerinde bir deney yapıyor. Birkaç sene önce şekeri bırakmış, hayatını sağlıklı bir yaşam biçimine indirgemiş olan Damon, hem insanları bilinçlendirmek hem de doğacak olan bebeği için bu deneyi yapmaya karar veriyor. İki ay boyunca günde 40 çay kaşığı şeker yiyor. 40 çay kaşığı aslında hepimizin gözünde büyük bir miktar gibi görünse de çoğumuz bu miktarı gün içerisinde alıyoruz. Yağsız yoğurtlar, mısır gevrekleri, hazır meyve suları, paketli gıdalar… Kısacası içerisinde işlenmiş şeker olan her şey bize o kırk çay kaşığını sınırını aşmamıza bile sebep olabiliyor.

Beni en çok şaşırtan kısım Damon deneye başlamadan önceki beslenme şeklinde aldığı kalori miktarını hiç değiştirmiyor. Böylece aldığı kalori miktarı değişmediği halde şekerin sağlığını nasıl bozduğunu gözler önüne seriyor.

Damon şeker deneyine başlamadan önce düzenli sporunu yapan, sağlıklı beslenen, paketli gıdaları bırakmış bir insan.

Deneyi bir grup uzmanı bir araya getirerek yapması da deneyin gerçekçiliğini gözler önüne seriyor.

Deneyde 2 ay gibi bir sürede Damon’un bel çevresi 6 cm kalınlaşıyor. 8 kilo alıyor ve karaciğeri yağlanmaya başlıyor. Diyabet riski tırmanıyor. Derisi cansızlaşıyor. Yorgunluk hissi günden güne onu bitiyor. Özellikle gün içerisinde verimsizleşmesi, spor yaparken tıkanmaya başlaması ve ani ruh hali değişimleri benim için çok önemli sonuçlardı. Şekerli gıdalar tükettiğinde enerjisi ve mutluluğu yükselirken, bir süre sonra aniden durgunlaşıyordu ve yeniden şeker istemeye başlıyordu. Gün içerisinde benim de bu halde olduğumu fark ettiğimde gerçekten üzüldüğümü belirtmem gerek.

Damon, bu iki aylık süreçten sonra da belgesele devam ediyor. O kısımlar da bence belgeselin en önemli bölümlerindendi. Şekeri bıraktığı ilk günlerde durgunlaşması, gün içerisinde uyuması, beyninin kendisine sürekli şeker isteme sinyalleri göndermesi ve Damon’ın bunlarla başa çıkması…

Bence bu belgesele mutlaka şans verin. “Sugar Daddy” olan Damon’ı mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

 

Food, Inc. (2008)

food-inc-

Aslında işlenmiş şekerin zararlarını göstermeyi amaçlayan bu belgesel farklı gerçekler de ortaya koyuyor. İzlerken “Ay ben neler yiyormuşum böyle.” dediğim en gerçekçi belgesel diyebilirim.

Artık aradığımız her sebzeyi, meyveyi marketlerde bulabiliyoruz. Hepsi çok canlı renklerde ve insanın iştahını kabartmak üzere orada bekliyor. Ama kimse de “Bunlar mevsimi olmadan nasıl burada olabiliyor?” demiyor. Genetiği değiştirilmiş ama bize sağlıklı gibi gösterilen ürünleri yiyoruz. Belgeselde bir takım şirketlerle devlet kurumları arasındaki ilişkiyi büyük bir gerçekçilikle anlatıyor. Çıkar uğruna hayatlarımızın nasıl harcandığı gözler önüne seriliyor.

Bu belgesel gerçekten şok edici ve mide bulandırıyor. Tavsiye etmek istemezdim ama şiddetle tavsiye ediyorum. Bu belgeseli mutlaka izleyin. Herkesin bu gerçeklerle yüzleşmesi şart.

 

Fed Up (2014)

1404716777

“Diyet” yazıldığı ürünlerin bizi nasıl cezbettiğini hepimiz biliyoruz değil mi? Özellikle de kilo verme sürecinde olan kişiler için yağı azaltılmış, düşük kalorili, diyet ürünlerin nasıl dikkat çektiğini biliyoruz. Bu pazarlama stratejilerinin yalan olduğu yüzümüze tokat gibi çarpılıyor bu belgeselde. Diyet olarak satılan ürünlerin normal ürünlerden iki katı daha fazla şekerli olması da insanı gerçekten sinir ediyor.

Yağsız üretilerek satılan ürünlerin tadı yenmeyecek kadar kötü olacağı için şekeri daha da fazla eklediklerini öğrendim. Bu gerçek beni sarstı. Artık etiket okumanın önemini çok net anladım.

Hangi belgeseldi hatırlamıyorum ama bu belgesel diye hatırlıyorum bir sahnede bir kişi şöyle diyordu. “Arada markete alışveriş yapmak için değil, etiket okumak için girin. Sadece gezin. Ürünlere bakın, arkalarındaki etiketleri ve içeriklerini okuyun.” Ben bu konuşmaları çok beğendim ve öneriyi denemeye karar verdim.

Bu belgeseller sonunda tam önem veremesem de içerik okumaya başladım. Mesela 2’si 1 arada Nescafelerin arkasına hiç baktınız mı? Ben baktım. Sözde şekersiz olması gereken o ürünün içeriğinde Glikoz Şurubu vardı. Ve Glikoz Şurubu şekerin gizli adı. “Şekersiz” gösterilen bir başka ürüne baktığımda da arkasında mısır şurubu yazıyordu. Bu da şekerin sevimli adlarından biri.

Hatta size öğrenmesi daha kolay olsun diye şekerin birkaç sevimli ismini yazayım. “Sakaroz, Esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Fed Up belgeselinde beni özellikle etkileyen kısımlar gönüllü vatandaşların anlattıklarıydı. Okulda sağlıklı seçenek bulamadıklarını söylüyorlardı mesela. Acıktığında kolay ulaşabildiği alternatiflere yöneliyor insan. Aynı kalorili olduğunu savunup çikolata yiyor mesela. Evet aynı kalori olabilir ama içerikleri ve etkileri çok farklı. Mesela bir aile vardı ucuz olduğu için hamburgerleri pahalı gördükleri sebze meyvelere tercih ettiklerini söylüyorlardı. Bir noktada doğru bir düşünce. Bunu kim yapmıyor ki? Sağlıklı ürünlerin daha pahalı olduğunu hiç fark etmediyseniz çevrenize daha dikkatli bakmanızı öneririm.

Gıda sektörünün iç yüzünü, hayatlarımızı nasıl kolay harcadıklarını görmeniz için bence Fed Up ve ondan önce bahsettiğim iki belgeseli mutlaka izleyin. Ben bu belgeseller sayesinde daha fazla bilinçlendim. Hatta izlerken “Ben tam bir bilinçsiz tüketiciymişim.” dedim. Ki hala da öyle olduğumu düşünüyorum. Gıdaların arka planında o kadar çok şey dönüyor ki hepsini öğrenmemiz mümkün değil. Ama ne kadar bilinçlenirsek o kadar kardır.

Fed Up belgeselinin sonundaki yazıyla yorumumu bitiriyorum.

“Her ısırıkta dünyayı değiştirebilirsin.”

 

Life (2017)

98133520170324100133

Uluslararası bir uzay istasyonunda görevli altı kişi, insanlık tarihinde çığır açacak bir keşfin eşiğindedir. Bu görevli ekip, Mars’ta ilk kez hayat olduğuna dair ipuçları bulur. Ekip araştırmalarını ilerlettikçe, beklenmedik sonuçlar almaya başlar çünkü buldukları bu hayat formu, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zekidir.

Kaynak: beyazperde.com

İtiraf ediyorum. Filmi ilk çıktığı günden beri sadece Jake Gyllenhaal için izlemek istemiştim. Üzerinden bir sene geçmiş ve ben şimdi izlemeye karar vermişim. Jake bile beni sinemaya sürüklemeyi başaramamış. Peki filmi sevdim mi?

Filmi sevdim. Sanırım en son uzayla ilgili film olarak Interstellar’ı izlemiştim. Ondan sonra uzay filmi izlemek içimden gelmemişti. Marslı gibi bir film çıksa koşa koşa giderim ama şu sıralar öyle bir film haberi almadım. Film beni daha ilk yarım saat içerisinde şoka soktu. 1 saat 44 dakika olan filmin beni daha otuzuncu dakikasında sarsmasına ne diyebilirim sizce? Oyuncular desen zaten fazla söze gerek kalmıyor. Ben sağlam bir kadro olduğunu düşünmüştüm. Özellikle de Ryan ve Jake yan yana gelince beklentimi fazla yükseltmemek için kendimi zor tuttum.

Hele filmin sonu beni mahvetti. Günün geri kalanında filmi düşünmekten kendimi alamadım. Bana göre bir filmi bu kadar düşündüysem o film güzeldir. Konusu ilginizi çektiyse izlemenizi tavsiye ederim. Film hakkında daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Çünkü ne desem spoiler olacak. Ben filme sadece konusunu bilerek başladım. Beklentim orta derecedeydi. Belki de o yüzden sevmiş ve bu yazıda yer vermişimdir. Ama bence filmin ana fikri “Fazla merak iyi değildir.” olmalıydı.

Pazar Kahvesi No:1

Çok seveceğim bir yazı dizisiyle karşınızdayım. En sevdiklerimi ya da tavsiye ettiklerimi, belli bir düzen olmadan bu yazı dizisinde toplayacağım. Umarım faydalı ve keyifli bir seri olur.

✿ OKU: Şeker Portakalı –  José Mauro De Vasconcelos

Processed with VSCO with hb2 preset

Şeker Portakalı kitabını bitireli bir sene oldu. Ama ilk yazı için beni derinden etkileyen bir kitap seçmek istedim. Bir günde bitirdiğim kitaplardan biriydi. Tadı damağımda kaldı mı? Kaldı. Kitabı her okuyuşumda farklı bir sonuca ulaşacakmışım gibi geliyor.

“İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için büyük olması gerektiğini bilmelisin.” (Sayfa 121)

Zeze, haşarı ve yaşına göre çok olgun düşüncelere sahip bir çocuk. Kitapta da onun yaşadıkları anlatılıyor. Zeze beni düşünceleriyle büyüleyen nadir karakterlerden biri. Hani bazı çocuklara “Bu yaşta bu zeka.” ya da “Büyümüş de küçülmüş.” derler ya Zeze aynen böyle bir çocuk. Düşünceleri otuz yaşındaki adamlara taş çıkartır.

“İlki başarılı olmazsa bir daha yapamaz insan ya da yapmak istemez.” (Sayfa 135)

Yeri geldi Zeze’nin ailesine kızdım, yeri geldi ufak olaylara mutlu oldum. Mutluluğu ve hüznü aynı anda yaşayıp ağladım. Ama Zeze’nin ailesine hala kızgınım. Bir çocuk haşarı diye akıllanması için ona şiddet uygulanmaz.

“Çocukların yaraları çabuk kabuk bağlar. Bana sık sık yineledikleri; ‘evlendiğinde geçecek.’ cümlesinde olduğu gibi. Hatta çok daha çabuk.” (Sayfa 136)

Ve o sevimli şeker portakalı ağacı. Aslında hala varlığından emin değilim. Gerçek miydi hayal miydi bu beni biraz düşündürüyor. Kitabı birkaç kere daha okumak gerek. Belki diğer kitaplarında kafamdaki soru işaretleri yer bulur ama daha okumak için zamanım var. O yüzden bekliyorum.

Şeker Portakalı, gerek alıntıları gerek karakteriyle hayatımda güzel bir yere sahip oldu. Can Yayınları’nın güzel çevirisi ve baskısıyla da kitaba hakkını vermiş. Akıcı ve duru bir anlatımı vardı. En başta da dediğim gibi kitabı elime aldığım gibi bitirdim. Ama “Keşke bitirmeyip daha uzun zamanda sindire sindire okusaydım.” dedim. Kitabı yeniden okurum. İnsanın hayatında bir kere bile olsun okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fırsatınız varsa okuyun derim.

“Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” (Sayfa 47)

“Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.” (Sayfa 145)

“Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.” (Sayfa 169)

 


♫ DİNLE: Andy Black – The Shadow Side

71dd4tCLTIL._SL1200_ Black Veil Brides grubunun üyesi olan Andy, 2016 yılında ilk solo albümüne imza attı. Kendisi şarkıcı ve piyanisttir. 1990 doğumludur ve tam adı Andrew Dennis “Andy” Biersack’dır.

The Shadow Side albümünü ilk dinlediğimde Andy’nin Black Veil Brides grubunun üyesi olduğunu çıkaramadım. O grubu da dinliyor olmama rağmen Andy’i araştırırken bu durumu fark ettim. Grup üyeleri solo albüm çıkarınca genelde çok zor ısınırım. Ama Andy, solo albümün hakkını vermiş. Albümdeki her şarkıya bayıldım. Andy’nin sesi enfes. Toplamda on üç şarkı. Ama daha fazla da olsa dinlenirdi. Öyle de güzel. Bu yüzden ilk dinleme önerim bu albüm oldu. Albümde her şarkılar favorim olduğu için sadece albümün linkini koyacağım.

Spotify: The Shadow Side

 

 


► İZLE:  The Phantom of the Opera at the Royal Albert Hall (ImdB: 8.8/10)

PHANTOM-master1050

2011 yapımı olan bu müzikal opera sevmiyorsanız bile size operayı sevdirir. Sevmiyorsanız bile oyunculuklara hayran kalırsınız. Ramin Karimloo ve Sierra Boggess resmen bu roller için biçilmiş kaftanlar. Daha ilk sahneden insanı bir anda kendisine bağlıyor. Yaklaşık beş dakika sonra insanın kalbini yerinden çıkaran gerçek sahne ortaya çıkıyor ve o andan itibaren operayı hayranlıkla izlemekten iki saat nasıl geçti anlaşılmıyor. Bu operayı izledikten sonra “Keşke canlı canlı izleyebilseydim.” dedim. Ayrıca müzikali yakın bir arkadaşım sayesinde keşfettiğim için yeri bende çok ayrı. Onunla ilk partını izledik. Sonra ben ikinci partı izledim. Tek kelimeyle harikaydı. Bu yazıyı izlemeden önce yeniden izledim. İlk izlediğimden sonra da kesitleri Youtube’da birkaç kere daha izledim. Hatta sıkıldıkça izliyorum. Mutlaka izleyin. İnanın bana bu operayı izledikten sonra diğer uyarlamalar sizi bu kadar etkilemeyecek.

Bilmeyenler vardır diye düşünerek uyarlandığı kitabın konusunu da ekliyorum. Böylece izlemeden önce fikriniz de olmuş olur.

Paris Opera Binasının mahzeninde, yüzü tanınmayacak derecede ürkütücü olduğu için insanlara görünmeden bir hayalet gibi yaşayan müzik dehası Opera Hayaleti, korodaki Christine’e gizlice müzik dersleri vererek onun ünlü bir soprano olmasını sağlar ve zaman geçtikçe ona büyük bir sevgiyle bağlanır. Fakat ona sahip olmak isteyen tek erkek kendisi değildir. Bu gizemli Hayaletin genç kıza duyduğu tutkulu aşk bir süre sonra kendisini içten içe yakan bir kıskançlığa ve takıntıya dönüşmeye başladığında ise, Christine’i tehlikeli ve karanlık bir sonun başlangıcına adım adım yaklaştırır. (kaynak: okuoku.com)

 

Umarım önerilerimi beğenirsiniz. Sizin de bana önerileriniz varsa yoruma yazın lütfen. Tekrar görüşmek üzere. Sevgiyle kalın. ❤