Ocak 2019

Yeni yıl hedeflerimden biri daha fazla izlemekti. Çünkü dizi ve film izleme konusunda çok sıkıntılı bir insanım. Eskiden bir oturuşta ikişer üçer sezon bitiren ben, şimdi günde üç bölüm anca izliyorum, ki o üç bölüm de birer saatten az olmalı. Sinemayı güncel takip ederken, bir dönem büyük bir kopma yaşayıp neredeyse izlemek istediğim hiçbir filmi izlemedim. Bilgisayarımın harddiskini kaybettikten sonra da büyük bir aydınlanma yaşadım. “Bir gün izlerim.” diye biriktirdiğim tüm film arşivini kaybetmek beni “Neden izlemiyorsun ve biriktiriyorsun?” sorusuna itti. O yüzden küçük başlangıç adımları atarak her hafta bir film, ayda bir dizi hedefi belirledim. Şimdi hedeflerime uyup uymadığımı göreceğiz.

Ocak ayında ilk izlediğim film Your Name oldu. Film 2016 yapımı, fakat ülkemizde 2017’de yayınlanmış. Tokyo’da yaşama hayali kuran ve kendi hayatından memnun olmayan Mitsuha ile Tokyo’da yaşayan Taki arasında garip bir bağ oluşur. İkisi de birbirini tanımazken kendilerini birbirlerinin bedenlerinde bulurlar. Filmi çok beğendim hatta çevremdeki herkese tavsiye ettim. Benim için film izleme alışkanlığını kazanma sürecime güzel bir temel oluşturdu. Filmin geçişleri, manzaralar o kadar muazzamdı ki hala aklıma geldikçe mutlu oluyorum. Ayrıca filmi izlerken her ne kadar ağlamayı planlamamış olsam da duygulanmadan duramadım. Canım sıkıldıkça izleyebileceğim nadir yapımlarda yerini aldı.

İkinci izlediğim film ise Aquaman oldu. Kardeşimin beklediği bir film olduğu için sinemaya birlikte gittik. DC hayranlarının muhtemelen taşlayacağı kişi benim fakat gerçekleri gizleyemem. Aquaman hakkında hiçbir ön bilgim yoktu. Fragmanını bile izlememiştim. Kardeşime “Atlantis gibi bir yerin kralı mı?” dedim o bana göz devirerek soruma cevap vermedi. Filmin Atlantis’de geçeceğini söyleseydi koşarak giderdim. Film 2018 yapımı. Arthur yani Aquaman’imiz Atlantis krallığının varisi. Fakat üvey kardeşi Orm, tahtın sahibinin kendisi olduğunu düşünüyor ve film temel olarak Aquaman’in tahta layık olup olmamasını keşfetmesinden oluşuyor. Ben keyifle izledim. Üç boyutluya denk gelseydik çok daha iyi olacaktı ama biz sinema salonunun gazabına uğrayıp filmi iki boyutlu izledik. Ama iki boyutlu bile güzeldi Aquaman, kendisiyle ilgili tüm ön yargılarımı yıktı.

Dizilere gelecek olursak bu ay sadece tek bir dizi izlediğimi görüyoruz. O da Kore yapımı olan Goblin. 2016’nın sonlarında başlayıp 2017’nin başlarında bitmiş. 16 bölümlük güzel bir fantastik, romantik dizi. Birinci bölümün başında açıkçası sevemem diye düşündüm ama sonra birden müptelası oldum. Youtube’da falan hala sahneleri açıp izlediğim oluyor. Bitirdim ama bitirmesem daha mı iyiymiş bilemiyorum. Diziyi çok özledim. Dizide bir Goblin olan Kim Shin, ölümsüz olan hayatının sona ermesi için bir goblin gelinine ihtiyacı vardır. Goblin gelini kim tahmin ediyorsunuzdur. Dizide bir de geçmiş hayatını hatırlamayan bir ölüm meleğimiz var. Dizide aşk vardı evet ama dostluk da çok ön plandaydı. Mesela Azrail ile Goblin’in diyalogları, birbirleriyle olan sahnelerde paslaşmaları harikaydı. Aralarındaki kimyaya bayıldım. (İlk fotoğrafta kızın iki yanında oturan erkeklerden bahsediyorum.) Dizi sırf onlar için bile izlenir. O derece net konuşuyorum. Ve ayrıca dizinin sinematik geçişleri muazzamdı. Sanki film izliyor gibiydim. Müzikleri de unutulmayacaklar arasında yerini aldı. Biraz zaman geçsin de yeniden izleyeyim en iyisi.

Ocak ayında “Her hafta bir kitap” hedefimde başarılı oldum. Filmlerde başarılı olamadık ama kitaplarda toparladık. Pembe Fili Düşünme (5/5), Çavdar Tarlasında Çocuklar (5/5), Yalancılar (5/5), Alaska’nın Peşinde (3/5) kitaplarını okudum. Ayrıca önceki aydan kalan Dokunma Dersleri (4/5) ve Beş Sevim Apartmanı (5/5)’nı da bitirdim. Yorumlarını instagram hesabım ve 1000Kitap ile Goodreads‘ta paylaşıyorum. Ama bu ay için en beğendiğimi de burada paylaşacağım.

Pembe Fili Düşünme bu ay benim en çok beğendiğim kitap oldu. Kişisel gelişim kitaplarını seçerken çok özenli davranıyorum. Çünkü itiraf etmek gerekirse genelde sıkıcı geliyor ve ansiklopedi bilgisiyle doluymuş gibi hissettiriyor. Sanki o psikolojiyi hiç yaşamamış biri size tavsiye veriyor gibi. Sizin yaşadıklarınızdan çok uzak. Ama Pembe Fili Düşünme benim açımdan hiç öyle olmadı. Hatta kendimi yazarın o anki dönemlerine çok yakın hissettim. Yaşadıklarından yola çıkıp böyle bir kitap yazdığı için de gerçekten o ruh halini yansıttı ve çıkış yolunun aslında var olduğunu da gösterdi. Ben kitaptan çok memnun kaldım. Bana gerçekten çok faydası oldu. Kitabın neredeyse her sayfasını işaretlemiş olabilirim. Artık baş ucu kitaplarımdan biri.

Ocak ayım böyle sonlandı. Günlük hayatımdan da bahsetmeyi düşünüyordum ama yazı beklediğimden daha da uzun olduğu için onları atladım. Belki ileride anı yazısı olarak yayınlarım. Zaten yine geç kalarak ay değerlendirmesini on gün geciktirdim. Neyse geç olsun güç olmasın öyle değil mi?

Reklamlar

2018 Biterken

2018 biterken herkes gibi ben de “Acaba bu sene neler okudum, neler izledim, neler dinledim?” diye düşündüm. Neler başardım kısmına fazla girmeyeceğim. Bu yazımın konusu diziler, filmler ve en çok da kitaplar olacak.

Kitaplardan başlayalım. Çünkü onlar çok fazla. 2018 için 70 kitap hedefi belirlemiştim. Toplamda 73 kitap okudum. Birkaç tanesi hariç aslında hepsini beğendim. Yazıda sadece en sevdiklerime yer vermeye çalışacağım. Umarım sade bir liste çıkarabilirim.

2018’e Acı Çikolata (Laura Esquivel) kitabıyla başlamıştım. Yıla güzel bir giriş yapmıştım. Hala da sevdiğim bir kitap olarak kütüphanemde yerini koruyor.

Haykıran Merdiven (Jonathan Stroud) beğendiğim bir diğer kitap. 2019’da devam kitapları da okuma listemde olacak gibi. Fantastik eserler listemde yılın birincisi.

Fantastik eserler listemde hızla yükselmiş olan bir diğer seri Arşiv 1-2 (Victoria Schwab). İkisini de birer günde bitirdiğim çok güzel bir seri. Yine olsa yine okurum.

Tess’in Gözyaşları (Pepper Winters), Gözlerindeki Canavar (J.M. Darhower) tür olarak aynı kategoride yer alan iki ayrı seri. İkisi de göz bebeğim oldular. Tercih yapamıyorum.

Yerdeniz Büyücüsü (Ursula K. Le Guin), Muhteşem Gatsby (F. Scott Fitzgerald), Dr. Jekyll ve Bay Hyde (Robert Louis Stevenson), İkigai: Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı (Hector Garcia Puigcerver&Francesc Miralles), Çizgili Pijamalı Çocuk (John Boyne) da herkesin okumasını istediğim 2018’de en sevdiklerim listesinde yer alan mükemmel eserlerdendi.

Yılın kapanışını Simon Homo Sapiens’e Karşı (Becky Albertalli), Bize Çıkan Yollar (Rachel Cohn, David Levithan) ve Seni Ben Uydurdum (Francesca Zappia) eserleri ile yaptım. Üçü de birbirinden harika genç kurgulardı. Ayrım yapamadığım için üçünü de sona yazmak istedim. Maksimum iki günde bitirdiğim bu eserleri bence herkes okumalı.

Daha listeye bir sürü kitap ekleyesim var ama yazı sonsuza kadar uzamasın diye bazı sevdiğim eserlerin de yazdığım paragraflarını sildim. Ama şunu da belirtmeden geçmeyeceğim. Colleen Hoover‘ın tüm kitaplarına aşığım. Ve Gazap ve Şafak (Renée Ahdieh) seni bu yazıdan çıkardığım için çok üzgünüm.

Dizi konusunda çok verimli bir sene geçirmedim. Az dizi izledim. Neredeyse hiç film izlemedim. Çok uzun süre ekran başında duramaz oldum. Yirmi ya da maksimum kırk dakikalık dizilere dayanabiliyorum. Bir filmi iki günde anca bitiriyorum. 2019’da bu durum bir son bulur umarım ve sezon sezon diziler izler, muhteşem filmler izlerim. Çünkü bu halimden ben de hiç hoşlanmadım.

Dark, Safe ve Stranger Things 2 sonuna kadar izlediğim dizilerden oldu. Diğer dizileri hala izlemeye devam ediyorum. Henüz bitirmediğim için onları listeye dahil etmeyeceğim

Flower Boy Next Door, W Two Worlds, Just Between Lovers da izleyip bitirdiğim Kore dizileri oldular.

Avengers: Infinity War, Ölümcül Makineler, And Then There Were None, Life, Clueless özellikle açıp veya sinemaya gidip izlediğim filmler oldu. Onlar dışında Iron Man serisi, Sevimli Canavarlar serisi, Up, Oyuncak Hikayesi serisi de televizyonda görüp de izlediğim, aklımda kalan filmler oldu. Onlar dışında maalesef ki istediğim tüm filmleri izleme fırsatım olmadı.

2019 listemde daha fazla film ve dizi izlemek istiyorum. Dengeleme işini öğrensem iyi olacak.

Hepimize muhteşem bir 2019 yılı diliyorum. Bol bol izleyin, dinleyin, okuyun, gezin ve sağlıkla kalın!

Pazar Kahvesi // No:5

Bir pazar günüyle son verdiğimiz haftaya dolu bir içerikle gelmeyi başardım. Aslında Fantastik Canavarlar filmine gitmek istiyordum. Eğer gidebilseydim yazımın konusu o olacaktı. Fakat kısmet Ölümcül Makineler’eymiş. İnanın bu yer değişikliği beni hiç pişman etmedi.

Film önerime öncelikle fragmanı şuraya iliştirerek başlayayım. Konuyu kendi yorumumla birleştireceğim için konuyu anlatan sitelerin linklerini eklemiyorum. Zaten ben de fragmanı izledikten sonra filme gitmeye karar vermiştim. Sonuçta film bir bilim kurgu. En fazla ne kadar kötü olabilirdi ki?

Ölümcül Makineler aslında modern çağın Jules Verne’ü olarak görülen İngiliz yazar Philip Reeve’in aynı isimli dört kitaplık serisinin uyarlamasıymış. Biz bunu filmin arasında yan tarafımızda oturan gençler sayesinde öğrendik. Aslında ismi ilk duyduğumda Cassandra Clare’den şüphelenmiştim. Kötü karakterin ismi Valentine da olunca şüphem katlanarak artmıştı. Fakat fragmanı izlediğimde Cassandra’nın serisiyle hiçbir alakası olmadığını anlamıştım. Ama aklıma başka bir seri gelmemişti. Bu da beni üzdü. Çünkü film böyle hoş olduysa kitabı da güzel olmalı.

Bilim kurgu olduğu için benden büyük bir artı kazandı. Yürüyen Londra fikri bence efsaneydi. Hızlı başlayıp tempoyu fazla düşürmeyen hoş bir film olmuş. Genç yetişkin bir türün tam göbeğinde. Hafta sonu için izlenebilecek bir film olduğunu düşünüyorum. Hele de vizyondaki diğer filmleri şöyle göz ucuyla gördüğümde tercihimden gurur duydum.

Film şöyle bir saat daha olsa izlerdim. O derece güzel bir kurgusu vardı. Oyunculuklar çok çıta yükseltmese de filmi aşağıya çekmediler. Hugo Weaving her zamanki gibi kötü karakter olarak karşımıza çıktı. Adama da yakışıyor yani ne diyeyim. Umarım devam filmi olur da onu da görürüm.

Film öyle bir bitti ki devamı olacak mı böyle mi bitti anlamadım. Sonra da izleyicilerin nabzını yokladıktan sonra devam filmine karar verirler belki dedim. Beklentinizi fazla yükseltmeden, sadece eğlenmeyi amaçlayarak filmden keyif alacağınıza inanıyorum. Ama dersiniz ki “Fantastik, bilim kurgu, öyle yürüyen şehirler, avcılar, kuantum bana göre değil.” diyorsanız vizyondaki diğer filmlere göz atmanızı tavsiye ederim.

Kitap olarak bu haftaki seçimim Dr. Jekyll ve Bay Hyde. Dün akşam 8 gibi başlayıp 11 gibi bitirdim. Tabi aralarda başka işlerimle de ilgilendim ama kitap gerçekten tek oturuşta bitebilecek muhteşem bir eser. Tam hafta sonu için. Filmi ve dizisini de hemen izleme listeme aldım. Kimi yorumcu kitabın kapağına bakarak her şeyi anladığını söylemiş ama ben öyle bir etkiye kapılmamıştım. Daha doğrusu kapağı öyle derinden incelememiştim. iyi ki de incelememişim. Böylece kitaptan daha büyük bir keyif aldım. Ve bu eser sayesinde tekrar bir şey fark ettim. Az sayfalı kitapların verdiği etkiyi kimi kalın sayfalı, seri olarak uzayan eserler veremiyor. Stevenson efsanevi bir psikolojik gerilim romanı yazmış. Unutabileceğimi hiç sanmıyorum. Bence mutlaka bir şans verin derim.

Müzik olarak Spotify beni hüsrana sürükledi. Yıl sonu diye hazırladığı en sevdiğim(!) müzikleri görünce nereye kaçacağımı şaşırdım. Galiba Spotify bir kere bile dinlediğim müzikleri en sevdiğim gözüyle görüp listeye almış. O liste yerine sizi Aralık ayında oluşturduğum listeye davet ediyorum. Diğer ayları da Spotify profilimden ulaşabilirsiniz.

Pazar Kahvesi // No:4

flower-boy-next-door-poster

Uzun zamandır pazar yazıma yazacak güzel bir konu bulamıyordum. Bu, benim hayata geçici bir mola vermemden ve telefonumun olmamasından da kaynaklanıyor tabi. Ama gerçekten şu sıralar dizi, film konusunda hüsrana uğruyorum. Yabancı romantik komedi arayışım sonuçsuz kaldı. İnternetteki yorumlara güvenip Girls dizisine başlamıştım. Üçüncü bölümün yarısında diziye daha fazla dayanamayıp bıraktım. Gossip Girl’e geri dönmek üzereyken aklıma Kore dizileri geldi ve soluğu Güney Kore Sineması sitesinde aldım. Bana resmen ilaç gibi geldi.

Aslında Kore düşkünlüğüm yoktur. Birkaç dizi ve anime dışında bilgim de yok. Ama izlediğim zamanlarda da mutlu olmadığımı söyleyemem. Beni hayattan çekip çıkardıklarını düşünüyorum. Mola zamanımda bana keyifli zaman geçiren diziye de bu yazımda yer vermezsem olmazdı.

Dizimizin ismi Flower Boy Next Door. Tanıtımını buraya iliştiriyorum. Konusunu da Güney Kore Sineması sayfasından alıntılayarak ekleyeceğim. Çünkü fark etmeden spoiler vermek istemiyorum.

Dizi, evinden nadiren çıkan ve karşı komşusunu gözetleyen genç bir kadının etrafında dönmektedir. Ko Dok-Mi (Park Shin-Hye), karşı binada oturan Han Tae-Joon’u (Kim Jung-San) gözetlemeyi bir rutin haline getirmiştir. Bir gün, her zaman ki gibi Tae-Joon’un evini gözetlerken onun dairesinde bir başka adamın (Yoon Si-Yoon) olduğunu fark eder. Dahası, adam gözetlendiğinin farkına varır ve Dok-Mi’nin kapısına dayanır.

Konusu merakımı uyandırdığı ve tanıtımdaki çocuğu çok tatlı bulduğum için diziye ışık hızıyla başladım. İlk bölümü izlerken esas kızı da çok beğendiğimi fark ettim. Hatırladıkça mutlu oluyorum. Olay akışı, işlenilen tema çok güzeldi. Koreliler bence bu işi iyi biliyorlar. Akşamları izlediğim ve genelde kızın utanç verici anlarında diziyi durduğum için benim diziyi bitirmem üç akşamımı aldı. Ama muhtemelen bir oturuşta bitirebilen bir yapım olsa bir günde bitebilecek bir dizi.

Kore dizisi sevenlerin çoktan izlediğini düşündüğüm bu diziyi romantik komedi sevenler ve kore dizilerinden nefret etmeyen herkese tavsiyemdir. Dizi 2013 yapımı. Toplam 16 bölüm. Ben izlerken aralara reklamlar çıktı. O reklamları saymazsak dizi bölümler 40-45 dakika arasında değişiyor. Başroldeki çocuğun dizi çekilirken 27 yaşında olduğunu fark etmek küçük bir şok yaşamama sebep oldu.

Diziyi izlerseniz yorumlarınızı okumak isterim.

 

Sevdiğim linkler…

+ Yine Şeyma, yine güzel bir yazısı. Çok verimli bir Dil Öğrenmek ve Geliştirmek için 10 Taktik yazısıydı. Yazısından bir sürü notlar aldım.

+ Erasmus’a gitmeyeceğim halde Aycan’ın Erasmus Serüvenleri‘ni okumadan duramıyorum.

+ Büşra’nın Belgrad Gezi Notları yazısından sonra listeme Belgrad’ı eklemeden duramadım.

+ Ruşyena sayesinde izleme listeme aldığım Forever My Girl filminin Country Soundtrack‘leri için güzel bir yazı hazırlamış.

+ Pelin’in Kaos’u Kabullenebilir misin? yazısı beni çok etkiledi.

+ Duygu Çetin, benim gibi sevdiği yemeklerde kontrolü kaçırabilenler için Porsiyon Kontrolü Sağlayabilmek için Minik Öneriler yazısı hazırlamış.

+ Ağır bir yaz geçiren sadece ben değilmişim. Sade Yaşamak sitesi Yaz Geçerken yazısındaki önerileri defterime not etmeyi ihmal etmedim.

Mutlu pazarlar dilerim. 🙂

Pazar Kahvesi // No:3

MV5BZWFlNDU5ZTItMTY1Zi00NmU0LWEyOGEtMDk0OTg5OTBhOWE3XkEyXkFqcGdeQXVyMjExMjk0ODk@._V1_SY1000_CR0,0,662,1000_AL_Bugün size bir başka mini dizi önerisiyle geldim. Aşırı heyecanlıyım. Dizi sadece üç bölümden oluşuyor. Yaklaşık üç saatinizi alır. Ben iki saat izleyip son bölümü ertesi gün izleyerek bitirmeyi planlamıştım ama işler çok farklı gelişti ve ben finalini de izlemeden bilgisayarın başından kalkamadım.

Her zamanki Agatha Christie işte. Önce herkesten şüphe ettiriyor sonra olay zincirlerini sırayla açıklayıp katili açığa çıkarıyor. Ve bu yapım gerçekten muhteşem olmuş. Oyunculuklar çok hoşuma gitti. Atmosfer zaten tam Agatha’ya yakışacak türdendi. O esrarengiz şüpheci hava diziden hiç eksilmedi. Fragmanı da şuraya iliştiriyorum. Dizide birbirini tanımayan on yabancı ıssız bir adaya davet ediliyor. Zenci Adası ismindeki bu adada davetliler işledikleri cinayetlerle suçlandıkları bir plak dinlerler. Ayrıca grubun hiçbir üyesi ev sahipleri Bay ve Bayan U.N. Owen ile hiç tanışmamışlardır. Kaldıkları evde sadece iki hizmetçi bulunmaktadır. Konuklar birer birer ölürken de hayatta kalanlar katilin kim olduğunu bulmaya çalışırlar.

Mutlaka izlenmesi gereken bir dizi olduğunu düşünüyorum. Hatta 2015 yapımı olduğunu düşünerek belki benden önce izlemiş olabileceğinizi de düşünmüyor değilim hani. İzlediyseniz yorumlarınızı duymak isterim. Eğer izleyecek olursanız da katilin sizi şaşırtıp şaşırtmadığını ve dizi hakkında da yorumlarınızı öğrenmek isterim.

Sevdiğim linkler…

+Dün izlediğim Fantastic Beasts: The Crimes of Grindelwald filmi için Comic-Con fragmanı yayınlanmış. Film için gerçekten çok heyecanlıyım. Haftanın en güzel haberi o.

+Şeyma hiç boş durmuyor. Benim çok merak ettiğim bir konu olan Cilt Bakımı üzerine güzel bir yazı hazırlamış.

+Aycan’ın Erasmus maceraları son hız devam ediyor. Erasmus yapmayı düşünmediğim halde yazıları gerçekten çok severek okuyorum. Bence bir göz atmanızda fayda var.

+Bu hafta Victoria Schwab’ın Arşiv serisini bitirdim. Seri gerçekten beni kendisine hayran bıraktırdı. Hatta şu anda bile başka kitap okuma isteğim gelmiyor. Fantastik kurgu seviyorsanız tavsiyemdir.

+Minimalizm ile ilgilenirken Pembe Pasaport isimli bir bloga rastladım. Önerdiği Üç Zararlı Diyeti‘ni uygulamaya başladım bile.

 

Bu pazarlık benden bu kadar. Odamı toplayıp düzenleme işine giriştiğim için içerik fazla geniş olmadı maalesef. Gelecek pazara telafi edeceğim umarım.

Görüşmek üzere.

Pazar Kahvesi // No:2

Processed with VSCO with  preset

Muhteşem bir diziyle bu serimin ikinci yazısının açılışını yapıyorum. Belki bu sayede bana uğur getirir ve her hafta blogumu güncel tutabilirim.

safe-1

Netflix’in bu sene yayımladığı şu anda tek sezon 8 bölüm olan muhteşem bir dizi olan Safe ile tanıştım. Tek kelimeyle harika bir diziydi.

Michael C. Hall’ın Dexter ile bağlarını koparamamış bir izleyici iseniz tavsiye etmiyorum. Zira yeni bir Dexter beklentisiyle başlayan herkes hüsranla diziyi bitirmiş ya da yarıda bırakmış. Ama bence yıl kaç olursa olsun asla Dexter gibi bir dizi çıkmayacak. O yüzden benim gibi diziye sadece Michael’ın oyunculuğu için başlayın. Fanatik bir Dexter sever  olarak Michael’ın oyunculuğunu gerçekten çok beğeniyorum. Adam bakışlarıyla bile diziye anlam katıyor.

Şimdi gelelim dizinin konusuna. Karısını bir yıl önce kaybetmiş bir cerrahın iki kızlarından büyük olanının kaybetmesiyle başlıyor olaylar. Sonra çevresindeki herkesin karanlık sırları birer birer ortaya dökülüyor.

Olay örgüsüne gerçekten bayıldım. Diziye beklentisiz başlamıştım. “İlk bölümü izler duruma göre devam ederim.” demiştim. Ama dehşet bir şey oldu ve benim en sevdiğim şarkılardan birini jenerikte duydum. Böyle bir şarkının kötü bir yapımda bulunmayacağını düşünerek bir anda kendimi dört bölüm bitirmişken buldum. Aslında sezonu bitirmek istemiştim ama sabahlama işlerinden elimi eteğimi çektiğim için sessizce diziyi kapatıp uyudum. Ertesi gün diziyi bitirdim. Açıkçası dizi beni şaşırttı, beklemediğim şeyler oldu. Zaten her bölüm sonunda yüzüm ayrı bir şekle giriyordu. Olayların sırası, soru işaretlerinin teker teker büyük bir incelikle açıklanmasına bayıldım. Dizinin ikinci sezonunu dört gözle bekleyeceğim.

Eğer vaktiniz varsa, çerezlik dizi arıyorsanız ve benim gibi uzun her bölümü birer saat süren yıllarca bitmeyen dizilerden bıkmış bir izleyiciyseniz Safe‘e bir şans vermenizi isterim. Fragmanı da şuraya iliştiriyorum.

 

Sevdiğim linkler…

+ Şeyma yine harika bir yazı hazırlamış. Kendisi Nitelikli Kahve Peşinde…

+ Büşra yeni bir Kozmetik ve Bakım Favorileri yazısı hazırlamış. Yazısı sayesinde kendi listemden bir iki alınacak malzeme ekleyip çıkardım.

+ Barış Özcan ile yaz okuluna başladığımızı herkesin bildiğini düşünüyorum.

+ En sevdiğim youtuberlardan olan Sude Alkış muhteşem bir doğum günü videosu ekledi. İyi ki doğmuş ve iyi ki bizimle hayatını paylaşıyor.

+ Aycan’ın muhteşem bir çalma listesine rastladım.

+ Ariana Grande yeni şarkısına video klip çekmiş. “God is a woman” güzel bir seçim olmuş.

 

Mutlu pazarlar! 🙂

3 Belgesel 1 Film

Mart ayı önceki aylarıma göre daha iyi geçti. Uzun zamandır dizi ve film izleyemez olmuştum. Uzun süreli bilgisayar başında oturamıyordum. Sinemadan çıkınca da başım ağrıyordu o yüzden sinemaya gitmeye de son verdim. Tabi bu bende artık boş oturmaya sebep oldu. Kitap okuyordum, ders çalışıyordum, sosyal medyalarda daha fazla zaman harcıyordum. Film ve dizi bilgim azalmadı ama izlemeyince de kendimi biraz garip hissettim. Merak ettiklerim vardı ama oturup saatlerce bir şeyler izlemek istemiyordum. Kırk dakikalık dizinin yirminci dakikasında tarayıcıda yeni sekmeler açmaya başlamıştım. Filmi ortasında durdurup sosyal medyaları kontrol ediyordum. Ve buna mart ayından itibaren bir “Dur.” demeye karar verdim. Merak ettiğim bir konu hakkında üç belgeseli ve konusunu, oyuncularını beğendiğim uzun zamandır izlemek istediğim bir filmi izledim. Gelecek aylarda bu sayıyı artırmak istiyorum. Şimdi izlediğim belgesellere ve filmi anlatmaya geçebilirim.

That Sugar Film (2014)

dgameau

Bir saat otuz dakikalık bu muhteşem belgesel benim gibi uzun sürelere gelemeyen biri için bile kısacık sürdü. O kadar beğendim ki şimdi yine olsa yine izlerim. İlk izlediğimde keyfi izlemiştim. Bilgilenmek istiyordum ama bilgilere çok fazla önem veremedim.

Damon Gameau isimli Avusturalyalı yapımcı ve yönetmen olan bir sivil vatandaş tarafından topluma şekerin gerçeklerini anlatmak üzere hazırlanmış, hem bir deney hem de eğlenceli bir belgesel Şeker Filmi. Giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle değerlendirirsek kesinlikle bu belgesel bir film niteliğinde. İnsanı sıkmıyor, sonrasında neler olacağının merakını uyandırıyor ama aynı zamanda da insanı bilinçlendirmeyi başarıyor.

Damon bu belgeselde kendisi üzerinde bir deney yapıyor. Birkaç sene önce şekeri bırakmış, hayatını sağlıklı bir yaşam biçimine indirgemiş olan Damon, hem insanları bilinçlendirmek hem de doğacak olan bebeği için bu deneyi yapmaya karar veriyor. İki ay boyunca günde 40 çay kaşığı şeker yiyor. 40 çay kaşığı aslında hepimizin gözünde büyük bir miktar gibi görünse de çoğumuz bu miktarı gün içerisinde alıyoruz. Yağsız yoğurtlar, mısır gevrekleri, hazır meyve suları, paketli gıdalar… Kısacası içerisinde işlenmiş şeker olan her şey bize o kırk çay kaşığını sınırını aşmamıza bile sebep olabiliyor.

Beni en çok şaşırtan kısım Damon deneye başlamadan önceki beslenme şeklinde aldığı kalori miktarını hiç değiştirmiyor. Böylece aldığı kalori miktarı değişmediği halde şekerin sağlığını nasıl bozduğunu gözler önüne seriyor.

Damon şeker deneyine başlamadan önce düzenli sporunu yapan, sağlıklı beslenen, paketli gıdaları bırakmış bir insan.

Deneyi bir grup uzmanı bir araya getirerek yapması da deneyin gerçekçiliğini gözler önüne seriyor.

Deneyde 2 ay gibi bir sürede Damon’un bel çevresi 6 cm kalınlaşıyor. 8 kilo alıyor ve karaciğeri yağlanmaya başlıyor. Diyabet riski tırmanıyor. Derisi cansızlaşıyor. Yorgunluk hissi günden güne onu bitiyor. Özellikle gün içerisinde verimsizleşmesi, spor yaparken tıkanmaya başlaması ve ani ruh hali değişimleri benim için çok önemli sonuçlardı. Şekerli gıdalar tükettiğinde enerjisi ve mutluluğu yükselirken, bir süre sonra aniden durgunlaşıyordu ve yeniden şeker istemeye başlıyordu. Gün içerisinde benim de bu halde olduğumu fark ettiğimde gerçekten üzüldüğümü belirtmem gerek.

Damon, bu iki aylık süreçten sonra da belgesele devam ediyor. O kısımlar da bence belgeselin en önemli bölümlerindendi. Şekeri bıraktığı ilk günlerde durgunlaşması, gün içerisinde uyuması, beyninin kendisine sürekli şeker isteme sinyalleri göndermesi ve Damon’ın bunlarla başa çıkması…

Bence bu belgesele mutlaka şans verin. “Sugar Daddy” olan Damon’ı mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

 

Food, Inc. (2008)

food-inc-

Aslında işlenmiş şekerin zararlarını göstermeyi amaçlayan bu belgesel farklı gerçekler de ortaya koyuyor. İzlerken “Ay ben neler yiyormuşum böyle.” dediğim en gerçekçi belgesel diyebilirim.

Artık aradığımız her sebzeyi, meyveyi marketlerde bulabiliyoruz. Hepsi çok canlı renklerde ve insanın iştahını kabartmak üzere orada bekliyor. Ama kimse de “Bunlar mevsimi olmadan nasıl burada olabiliyor?” demiyor. Genetiği değiştirilmiş ama bize sağlıklı gibi gösterilen ürünleri yiyoruz. Belgeselde bir takım şirketlerle devlet kurumları arasındaki ilişkiyi büyük bir gerçekçilikle anlatıyor. Çıkar uğruna hayatlarımızın nasıl harcandığı gözler önüne seriliyor.

Bu belgesel gerçekten şok edici ve mide bulandırıyor. Tavsiye etmek istemezdim ama şiddetle tavsiye ediyorum. Bu belgeseli mutlaka izleyin. Herkesin bu gerçeklerle yüzleşmesi şart.

 

Fed Up (2014)

1404716777

“Diyet” yazıldığı ürünlerin bizi nasıl cezbettiğini hepimiz biliyoruz değil mi? Özellikle de kilo verme sürecinde olan kişiler için yağı azaltılmış, düşük kalorili, diyet ürünlerin nasıl dikkat çektiğini biliyoruz. Bu pazarlama stratejilerinin yalan olduğu yüzümüze tokat gibi çarpılıyor bu belgeselde. Diyet olarak satılan ürünlerin normal ürünlerden iki katı daha fazla şekerli olması da insanı gerçekten sinir ediyor.

Yağsız üretilerek satılan ürünlerin tadı yenmeyecek kadar kötü olacağı için şekeri daha da fazla eklediklerini öğrendim. Bu gerçek beni sarstı. Artık etiket okumanın önemini çok net anladım.

Hangi belgeseldi hatırlamıyorum ama bu belgesel diye hatırlıyorum bir sahnede bir kişi şöyle diyordu. “Arada markete alışveriş yapmak için değil, etiket okumak için girin. Sadece gezin. Ürünlere bakın, arkalarındaki etiketleri ve içeriklerini okuyun.” Ben bu konuşmaları çok beğendim ve öneriyi denemeye karar verdim.

Bu belgeseller sonunda tam önem veremesem de içerik okumaya başladım. Mesela 2’si 1 arada Nescafelerin arkasına hiç baktınız mı? Ben baktım. Sözde şekersiz olması gereken o ürünün içeriğinde Glikoz Şurubu vardı. Ve Glikoz Şurubu şekerin gizli adı. “Şekersiz” gösterilen bir başka ürüne baktığımda da arkasında mısır şurubu yazıyordu. Bu da şekerin sevimli adlarından biri.

Hatta size öğrenmesi daha kolay olsun diye şekerin birkaç sevimli ismini yazayım. “Sakaroz, Esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Fed Up belgeselinde beni özellikle etkileyen kısımlar gönüllü vatandaşların anlattıklarıydı. Okulda sağlıklı seçenek bulamadıklarını söylüyorlardı mesela. Acıktığında kolay ulaşabildiği alternatiflere yöneliyor insan. Aynı kalorili olduğunu savunup çikolata yiyor mesela. Evet aynı kalori olabilir ama içerikleri ve etkileri çok farklı. Mesela bir aile vardı ucuz olduğu için hamburgerleri pahalı gördükleri sebze meyvelere tercih ettiklerini söylüyorlardı. Bir noktada doğru bir düşünce. Bunu kim yapmıyor ki? Sağlıklı ürünlerin daha pahalı olduğunu hiç fark etmediyseniz çevrenize daha dikkatli bakmanızı öneririm.

Gıda sektörünün iç yüzünü, hayatlarımızı nasıl kolay harcadıklarını görmeniz için bence Fed Up ve ondan önce bahsettiğim iki belgeseli mutlaka izleyin. Ben bu belgeseller sayesinde daha fazla bilinçlendim. Hatta izlerken “Ben tam bir bilinçsiz tüketiciymişim.” dedim. Ki hala da öyle olduğumu düşünüyorum. Gıdaların arka planında o kadar çok şey dönüyor ki hepsini öğrenmemiz mümkün değil. Ama ne kadar bilinçlenirsek o kadar kardır.

Fed Up belgeselinin sonundaki yazıyla yorumumu bitiriyorum.

“Her ısırıkta dünyayı değiştirebilirsin.”

 

Life (2017)

98133520170324100133

Uluslararası bir uzay istasyonunda görevli altı kişi, insanlık tarihinde çığır açacak bir keşfin eşiğindedir. Bu görevli ekip, Mars’ta ilk kez hayat olduğuna dair ipuçları bulur. Ekip araştırmalarını ilerlettikçe, beklenmedik sonuçlar almaya başlar çünkü buldukları bu hayat formu, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zekidir.

Kaynak: beyazperde.com

İtiraf ediyorum. Filmi ilk çıktığı günden beri sadece Jake Gyllenhaal için izlemek istemiştim. Üzerinden bir sene geçmiş ve ben şimdi izlemeye karar vermişim. Jake bile beni sinemaya sürüklemeyi başaramamış. Peki filmi sevdim mi?

Filmi sevdim. Sanırım en son uzayla ilgili film olarak Interstellar’ı izlemiştim. Ondan sonra uzay filmi izlemek içimden gelmemişti. Marslı gibi bir film çıksa koşa koşa giderim ama şu sıralar öyle bir film haberi almadım. Film beni daha ilk yarım saat içerisinde şoka soktu. 1 saat 44 dakika olan filmin beni daha otuzuncu dakikasında sarsmasına ne diyebilirim sizce? Oyuncular desen zaten fazla söze gerek kalmıyor. Ben sağlam bir kadro olduğunu düşünmüştüm. Özellikle de Ryan ve Jake yan yana gelince beklentimi fazla yükseltmemek için kendimi zor tuttum.

Hele filmin sonu beni mahvetti. Günün geri kalanında filmi düşünmekten kendimi alamadım. Bana göre bir filmi bu kadar düşündüysem o film güzeldir. Konusu ilginizi çektiyse izlemenizi tavsiye ederim. Film hakkında daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Çünkü ne desem spoiler olacak. Ben filme sadece konusunu bilerek başladım. Beklentim orta derecedeydi. Belki de o yüzden sevmiş ve bu yazıda yer vermişimdir. Ama bence filmin ana fikri “Fazla merak iyi değildir.” olmalıydı.